4 Şubat 2011 Cuma

Zeki Demirkubuz Sineması - Yazgı

Zeki Demirkubuz’un “Karanlık Üstüne Öyküler” başlıklı üçlemesinin ilk filmi “Yazgı”, insanların eylem içerisinde var olduğu günümüzde, eylemsizliğiyle dikkat çeken anti-kahraman “Musa”nın sıradışı yaşamını anlatıyor.



Filmde, gümrük muhasebecisi olarak çalışan Musa’nın (Serdar Orçin) sıra dışı yaşam öyküsü anlatılıyor. Hayattan hiç beklentisi olmayan Musa, karşı karşıya kaldığı birçok olayda, diğer kişilerden farklı tepkileriyle dikkat çeker. Örneğin, çok sevdiği annesinin ölümünü aldırmaz bir tavırla söyler, çalışma arkadaşlarına. Hatta bu ölüme sevinir bile. İşyerinden bir kızın (Zeynep Tokuş) evlenme teklifine kayıtsız bir şekilde “evet” derken, sonrasında patronu ve karısı arasındaki ilişkiyi keşfettiğinde verdiği tepki de beklenenin uzağındadır. Popüler kaygılar karşısında ödün vermemesi, ‘derin’ konulara eğilmesi, her filminde mutlaka görünmesi gibi tipik özellikleriyle, izleyicisi tarafından ‘kod’ları bilinen bir Zeki Demirkubuz sinemasından bahsetmek mümkün. Özellikle Antalya’da izlediğimiz ve birbirini bütünleyen “üçleme’nin iki filminden “Yazgı” ve “İtiraf”ta, yoğunlaştırılmış bir felsefi arka plan bulmak mümkün. Karakterler, biraz da bu arka planın temsilcisi olmaları bağlamında değer kazanıyorlar Zeki Demirkubuz sinemasında. Yazgı’nın Musa’sı (Serdar Orçin) için de bunlar geçerli kriterler
Demirkubuz, “Yazgı”da çok temel bir durum ve duruşu sinemaya taşıyor: Eylem ağırlıklı bir hayatın örgütlendiği, insanların eylem içinde kıymet kazandığı günümüzde, eylemsizliğin de bir değer olabileceği gerçeğini. Bir gümrük muhasebecisi olan Musa’nın sıklıkla kullandığı “Fark etmez” kelimesi, aslında bu eylemsizliğin en güzel ifadesi olsa gerek. Musa’nın ev, iş ve aşk yaşamındaki kayıtsızlığı ve yoğun bir yalnızlığın içerisinde durumdan haz alır hali, her ne kadar ona diğer karakterlere göre bilge bir konum kazandırsa da trajik bir halden pek de uzak görünmüyor. Musa’nın ‘eylemsizliği’, etrafındaki diğer karakterlerin ‘eylem’lerini de anlamsızlığa mahkum ediyor. İkiyüzlü ilişkilerin yaşandığı bir dünyanın eşiğinde bilinçsizce (ya da bilinçli bir eylemsizlikle) duran Musa’nın etrafında, girmeyi reddettiği kirli bir yaşam hüküm sürüyor. Aslında bu kontrastta, Demirkubuz’un yapmak istediği de “eylemin anlamsızlığı”nı anlatmaktan başkası değil.

Felsefi arka plana güçlü göndermeler içeren bir film, “Yazgı.” Demirkubuz, filmde, düşünce planında yakaladığı derinliği, sinemanın imkanları açısından görsel metafor zenginliğine ulaştıramamış. Bu bağlamda “Yazgı”yı, izleyici açısından sinema tadını da alabileceği bir film olarak düşünmek zor. (Hüseyin Sorgun / İstanbul

(http://212.154.21.40/2001/11/12/kultursanat/kultursanatdevam.htm)










Bir başka alıntı da Karabiber rumuzlu kişden geliyor. İnternet adresi de şu:
http://forum.divxplanet.com/index.php?showtopic=157837
Annesi ile birlikte yasayan ve bir gümrük şirketinde çalışan Musa, hayata karşı “kayıtsız” biridir. Annesinin ölümü karşısında hiçbir tepki göstermez ve iş arkadaşı Sinem istedi diye onunla evlenir. Patronunun Sinem ile olan ilişkisi karşısında da oldukça kayıtsızdır. Öldürmediği üç kişinin cinayetinden yargılanır ancak suçsuz olduğunu bile söylemez ve de idama mahkum edilir.


Zeki Demirkubuz’un “Karanlık Üstüne Öyküler” üçlemesinin ilk filmi olan “Yazgı”, Albert Camus’nün varoluşçu romanı “Yabancı”dan esinlenerek yapılmış bir filmdir. İnsanın yazgısı üzerine odaklanır. Filmin kahramanı Musa, Camus’nün kahramanı Mersault gibi hayata karşı kayıtsızdır ve sadece yazgısını yaşar. Yaşama dair tepkileri “fark etmez ve bilmem işte öyle”den öteye geçmez. Hayattan hiçbir beklentisi yoktur ve bu yüzden hiç acı çekmez. İnsanların iyi yanları kadar kötü yanlarını da kabul eder ve “kötülük” ile yapılan edimleri yargılamaz.


Musa, Camus’nün “Sisifos Söyleni”nde anlattığı “uyumsuz karakter” (absurd hero) olan Sisifos’a benzer. “Tanrılar Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdir; Sisifoskayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep.” Uyumsuz insan, evrenin mantığına aykırılığını, tutarsızlığını anlamış, her şeyi olduğu gibi gören, bilinçli insandır. Musa da Sisifos gibi, Mersault gibi “uyumsuz insan”dır. Yazgısını kabul etmiştir ve ona uygun olarak yaşar.


Toplumun ahlak anlayışının sorgulandığı filmde yönetmen özellikle Musa ve cezaevi savcısı arasında geçen diyalogla evrensel değerleri, iyi ve kötüyü tartışır. Cezaevi savcısı, Musa’nın suçsuz olduğu halde neden kendini savunmadığını ve neden annesinin ölümüne üzülmediğini merak etmektedir. Musa ise kendini suçlu hissetmediğini ama suçsuz da hissetmediğini söyler. Ona göre insan ben suçluyum diyebilir ama ben suçsuzum diyemez. Ve bir itirafta bulunarak, patronunun ailesini cinayetin işlendiği gün öldürmek istediğini söyler. Onları öldürmemiştir çünkü değişen bir şey olmayacaktır.


Kahramanın her yaptığı (yapamadığı) hareketin, verdiği (veremediği) her tepkinin etik sonuçlarını didikleyen, insanoğlunun yaşamla olan bağının bıçak sırtında gezinen doğasını irdeleyen ve olaylar karşısında takındığımız tavırların ne kadar ‘anlamsız’ olduğunu söyleyen yönetmen, hayat denen ‘zaman dilimi’nde, uğruna yaşanacak ve savaşılacak pek de bir şey olmadığını vurgular. Zeki Demirkubuz, filmlerinin temel izleklerinden olan kader olgusunu irdelediği bu filmde insanın daha çok bir kader gibi yasamak zorunda olduğu kişiliğini anlatmaya çalışır.


“(Film) sevgisizlik ve kayıtsızlık üzerine kurulu. Televizyon haberlerinde gördüğümüz yakınını kaybetmiş bir insan kameralar kendisine döndüğü zaman tepkisini birkaç katına çıkarıyorsa bence bu gerçek bir acıdan çok bir rolü tarif ediyor. ‘Yazgı’ bu klişelere karşı bir film.” Annesinin ölümü üzerine rahatlama duyan ve bunu çekinmeden etrafındaki insanlara söyleyen Musa, toplumsal ve ahlaki değer yargılarına aldırış etmez, rol yapmaz. Cinayetten yargılanırken, herkesin annesinin ölümüne üzülmemesi ile ilgilenmesine tepki duyarak, “annemin ölümüne üzülmememden dolayı mı yoksa cinayetten dolayı mı yargılanıyorum?” diye kendine sorar.


Yazgı’ ve ‘Yabancı’ arasındaki benzerliklere ve farklılıklara, öykü analizi yaparak bakıldığında Demirkubuz’un yaptığı uyarlamanın Dostoyevskici bir felsefi yaklaşım içerdiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü yönetmen ‘Yazgı’da Camus’nün ‘Yabancı’ adlı romanının ikinci bölümünü fazla dünyevi ya da politik bularak, farklılaştırmaktadır. Romandaki Mersault uyumsuz bir karakteri duyumsatmanın yanı sıra, Camus’nün politik başkaldırışının temellerini atmaktadır. Bu başkaldırı, toplumsal ya da ahlaki değerlerin ikiyüzlülüğü üzerinden şekillenmektedir. Mersault, bir Arap’ı öldürdüğü için tutuklanmakta ama annesinin ölümü karşısında takındığı kayıtsız tutum gerekçe gösterilerek yargılanmakta ve cezalandırılmaktadır. Verilen idam cezası, Camus için toplumsal ve ahlaki normların tutarsızlığını gösterebilmek ve tüm insanlığı suçlayabilmek adına bir fırsattır. İdam ya da insan öldürmek, adalet adına girişilen ve Tanrısal olma adına atılan bir adımdır. Ancak, bir insanın başka bir insan üstünde adalet ya da özgülük adına egemenlik kurma isteği, ne kadar masum olursa olsun eğer ölüm ya da öldürme ile sonuçlanıyorsa, bu Camus için kabul edilemez bir durumdur. İşte Camus, romanın ikinci bölümünde Mersault’a işlettigi cinayet yardımı ile, bu kabul edilemez durumu anlatma amacı taşımaktadır. ‘Yazgı’da ise, Demirkubuz, uyumsuz bir karakter yardımıyla varolan toplumsal ve ahlaki normları eleştirse de, filmin ana karakteri Musa’yı, iftira sonucu bir cinayetin faili haline getirmektedir. Musa da Mersault gibi annesinin ölümü karsısında kayıtsız kalmakta, bunu davranışlarıyla da göstermekte ve tam da bu nedenle, işlemediği bir cinayet ile suçlanmaktadır. Musa, tüm toplumsal ve ahlaki değerlerin karsısında konumlanmakta ve bu konum onun cinayetle suçlanmasını kolaylaştırmaktadır. Bu yolla, yönetmen, Camus gibi toplumsal ve ahlaki açmazlıkları eleştirmektedir. Ancak, Musa atılan iftiradan, iftirayı atan patronunun yaşadığı vicdan hesaplaşması sonucu yaptığı itiraf ile kurtulmakta, yaşamına kendini aldatan, suçlayan ve yadırgayan eşi, komşusu Necati ve onun eşi ile her şeyi kabullenerek devam etmektedir. Mersault uyumsuzluğu gereği sonuna kadar başkaldıran, başkaldırdığı için de idama mahkum edilen ve hiçbir zaman boyun eğmeyen bir adam iken; Musa, uyumsuz ve başkaldıran ama Tanrısal kaderin çizdiği yoldan ya da rastlantısallığın belirleyiciliğinden de çıkılamayacağını anlayan ve buna hala uyumsuz gibi görünse de boyun egen bir adamdır. Filmin sonunda Musa’nın iç sesi de bu tespiti kanıtlamaktadır. Hala uyumsuzdur ama hayatın kendi kontrolü dışında akıp gittiğini kabullenmektedir:


“Sonra yatıp seviştik. Sabaha karsı uyanıp kalktım. Pencereyi açıp sokağı seyrettim. Birden her şey artık sona eriyormuş gibi geldi ve uzun zamandan beri ilk defa annemi anımsadım. Bu uzun ve saçma yıllardan sonra, o gece ölüm o kadar yakınken neler hissetmişti acaba, aklından neler geçmişti, diye düşündüm. O an içimde bir şeyler kımıldanır gibi oldu. Heyecanlanıp dinledim ama ruhum hala bomboştu.”






Öyküde ki bu temel değişiklik, Demirkubuz’un, Dostoyevski gibi, hiçbir şeyin Tanrısal gidişatı değiştiremeyeceğini düşünmesi ya da maddi varoluşun metafizik bir nedeni olduğuna inanması ile ilgilidir. İki metin arasında karakter analizleri yoluyla yapılacak bir karşılaştırma da, öykü analizi ile yapılan karşılaştırma sonucu elde edilen bilgileri onamakta, Demirkubuz’un felsefi yaklaşımı anlamayı kolaylaştırmaktadır.


Camus, sürekli tekrarlandığı üzere, ‘Sisifos Söyleni’nde, önemli olan uyumsuz keşifler değil, onların sonuçlarıdır diyerek, tüm varoluşçuların aynı uyumsuz keşiflerden hareket ettiklerini; ancak sonunda açıklayamadıkları uyumsuzluğun nedeni olarak Tanrı’ya gittiklerini söylemektedir. Ancak Camus, böyle yapmadığı, başkaldırı felsefesini ortaya koyarak, uyumsuzun taraflarını sonuna kadar yaşattığı ve uyumsuza boyun eğmediği için, kendini varoluşçulardan ayırmaktadır. Birinci bölümde ayrıntıları ile anlatıldığı gibi, Tanrı’nın varlığı, felsefi bir umut barındırmaktadır. Tüm her şeyin açıklandığı başka bir dünyanın olduğu ihtimali, bu dünyada yaşananları değersizleştirmektedir. Dolayısıyla, bu insanın somut olarak duyumsayabildiği dünyanın; kısaca uyumsuz taraflardan birinin ortadan kaldırılmasıdır ki bu, uyumsuzluk durumunu da ortadan kaldırmaktadır. Oysa ölüm vardır ve ölümsüzlük gibi insanın kendi duyu organları ile fiziki olarak algılayamadığı, akıl yürütmesi sonunda da, insani bir açıklamada bir araya getiremediği fizik ötesi, belirsiz bir durumun, dünyanın ya da yaşantının varlığına inanarak, bu dünyanın doyasıya yaşanması engellenmektedir. Camus’e göre dünya anlamsızdır, eylemlerin uyacağı, hiçbir üst değer ve yasa yoktur, o zaman ölümden (intihar) başka çare yoktur diyenler yanılmaktadır; çünkü ölüm varsa hayat daha da yaşanası olur, olmalıdır. Önemli olan, bunu duyumsadıktan sonra yaşamak, yaşamak, daha fazla yaşamaktır. Mersault’un hapisteyken “anladım ki dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, ceza evinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. Canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. Bir bakıma bu da bir kazançtı.” derken kastettiği şey, insanın özgürlüğünün şimdilerin ardarda sıralandığı bir hayatta, en çok eyleme isteminde ya da niceliksel ahlakın içinde yattığı, ölüm varsa yaşamın her anının daha kıymetli olduğudur. Tam da bu noktada ‘Yabancı’nın, ‘Yazgı’nın sonu ile ayrılan noktasının, Camus için ne anlama geldiğini açıklamak gerekmektedir. Ancak bu şekilde Demirkubuz’un romanı farklılaştırma amacı daha iyi anlaşılabilir. Camus, uyumsuz bir karakterin hayata karşı duruşunu somut olarak betimledikten sonra, romanın ikinci bölümünde karşı olsa da Mersault’a cinayet işletmektedir. Aslında karşı olduğu bir şeyi yaptırmadaki amacı, egemen olan tüm ahlaki değer ve kuralların ikiyüzlülüğünü ortaya koymaktır. Mesault, cinayet yüzünden değil de, annesinin ölümüne bile üzülmeyecek kadar yabancılaştığı değerlere uyum sağlamadığı için suçlu bulunmaktadır. Camus, metafizik başkaldırının Sade ile başlayan, Dostoyevski’nin İvan’ı ile devam eden ve Nietzsche ile son bulan uslamlamasının, Tanrı’yı yok ederek yarattığı değersizliğin öldürmeyi haklı çıkarır hale geldiğini, bunun en iyi örneklerini ise tarihsel başkaldırının figürlerinin verdiğini söylemektedir. Hiçbir değerin belirleyici olmadığı yerde, tarihin en büyük güç olduğunu söyleyen kuramların (Hegelci yaklaşım) büyüsüne kapılan birçok kişinin, bu kuramların öngördüğü ütopyaları gerçekleştirmek adına, var olmayan; ama varolacağı vaat edilen bu ütopyalar adına koyulan kurallara ve ahlaki değerlere, uyanlar ya da uymayanlar diye sınıflandırıldıkları görülür. İnsan eylemlerinin referansı haline gelen bu değer ve kurallara uymayanların, suçlu olarak ilan edilmesi de kaçınılmazdır. Bu ahlaki değer ve kurallar adına, cinayet işlenmesine bile göz yumulur ve hatta bu kural ve ahlaki değerler adına -ki bu kural ve ahlaki değerler adalet temelinde kurulacak özgür bir birliğin kuralları bile olsa- idam, bir yaptırım olur. Geleceği vaat edilen özgürlük ve adalet uğruna, insanların en büyük özgürlüğü olan yaşama hakkı elinden alınır. İşte Camus, Mersault’a cinayet işleterek bu ikiyüzlülüğü tartışmaktadır. Mersault, tüm egemen değerlere yabancıdır. Üstelik ne olursa olsun, bu değer ve kurallara uymamakta da kararlıdır. Tüm suçlamalar da, bu durum esas alınarak yapılmaktadır. Hatta bu durum dışında hiçbir şey; işlediği cinayet dahi tartışılmamaktadır. Bu, geleceği varsayılan, adaleti ve özgürlüğü temel alan bir birliğin, değerlerine ve kurallarına şimdiden uyulmasının cinayeti bile görmemezlikten gelecek kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Camus, Mersault’a işlettiği cinayet ile nicelikel ahlakı esas alan, uyumsuz bir karakterin eylemlerinin niteliğine değil de niceliğine önem vererek bir ömür boyu yaşamasının mümkün olmadığını da göstermekte ve kendi başkaldırı felsefesine zemin hazırlamaktadır. Çünkü niceliksel ahlak, en çok eylemeyi ve en çok yasamayı öğütlemektedir. Ölümün varlığı karsısında insanın yapması gereken budur; ancak ölümsüzlüğün ve Tanrı’nın olmadığı bir yerde uyulması gereken bir yasa da yoksa eylemler, sonuçları açısından hep
aynıdır. Öldürmek ile öldürmemek aynı kapıya çıkmaktadır. Uyumsuz bir uslamlama ile gelinen bu noktada, Camus’e göre, öldürme ya da intihar, uyumsuz taraflardan biri olan insanı ortadan kaldırdığı için uyumsuzu da ortadan kaldırır; oysa yapılması gereken bu keşifleri sonuna kadar taşımaktır. İşte ne yapılması gerektiğini anlatacak olan Camus için bu cinayet, bir çıkış noktası olmaktadır.






Demirkubuz, filminde romandaki gibi cinayet isleyen bir karakter yerine, iftiraya uğrayan bir karakteri kendine konu yapmaktadır. Burada sorulması gereken soru, niye başka bir hikaye ile değil de, ‘Yabancı’dan esinlenerek bunu yaptığıdır. Bunun ilk sebebi, yönetmenin, uyumsuz bir karakterden yola çıkarak Camus’nün bahsettiği ahlaki değer ve kuralların anlamsızlığını, ikiyüzlülüğünü ortaya koymayı amaçlamasıdır. Musa, cinayet işlemese de, cinayet islediği söylenerek iftiraya uğramaktadır. Bu iftiranın yapılabilirliğini kolaylaştıran, Musa’nın annesinin ölümü karsısındaki tavrıdır. Bu tavır, verili değer ve kuralların karşısında konumlanmaktadır. Üstelik Musa, bunu açık sözlülükle dile getirmekten de sakınmamaktadır. Sistem, kendi değerlerine ve kurallarına uymayan birini hemen suçlu bulmaktadır. Yönetmen böylece, ‘Yabancı’ sayesinde, verili değerler karşısında konumlanan uyumsuz bir karakterin durumunu, somut bir örnekten yararlanarak sinemaya taşır. Burada açıklanması gereken esas nokta ise -ki bu nokta, Demirkubuz’un Camus’den farklılaşması ile ilgilidir- verili kural ve değerlerin karşısında konumlanan Musa’nın, çoğunluğun alışkanlıklarına uymadığı için kendini suçlu bulması, işlemediği bir cinayet uğruna hapiste yatmayı göze almasıdır. Musa, ben buyum demekte, uyumsuz biri olması nedeniyle de suçlanmasını kabul etmekte, yazgısının bu olduğunu düşünmektedir. Böylece, yönetmen, insanın kendi uslamlaması sonucu duyu organları ile duyumsayamadığı bir varlığın, çizdiği varsayılan bir hayat çizgisini kabul etmektedir.Musa, uyumsuzluğundan vazgeçmediği gibi, bu nedenle suçlanmasına da göğüs germekte, Nietzsche’nin değimiyle İsa gibi gerçek kötülük karşısında boyun eğmektedir -ki Dostoyevski de bu İsa’ya boyun eğmeyi öğütlemektedir. Bu çileciliktir ve Tanrı’nın varlığının kabulüne yönelik bir kanıt içermektedir. Sonuç olarak yönetmen, ‘Yabancı’ sayesinde daha net bir şekilde betimleyebildiği uyumsuzluk durumu ile sistemin ikiyüzlülüğünü ve aldatmacalarını gözler önüne sererken, bunun bile bir yazgı olduğunu kabul ederek, Tanrı’nın varlığını kabul etmekte ve Dostoyevskici tutumunu yinelemektedir. Musa, isminin de çağrıştırdığı üzere ilahi olanı simgelemektedir. Filmin sonunda, Musa’nın iftiranın bir vicdan hesaplaşması sonucu ortaya çıkması ile hapisten kurtulması, eve dönerek kendini aldatan bir kadın ve kendinden olmayan bir çocuk ile hayatına devam etmesiyle, uyumsuz da olsa insanın yazgısına boyun eğmekten başka çaresi olmadığını söylemektedir. Sistem tüm yasa ve kuralları ile işlemekte, her ne olursa olsun ‘ilahi’ adalet kendini göstermekte, her şey kaldığı yerden devam etmektedir. Bir yandan sistem eleştirilmekte, bir yandan da Tanrı’nın (rastlantısallığın belirleyiciliği) varlığı kabul edilmektedir. Bu, Dostoyevski’nin Alyosa ile somutlaştırdığı varoluşçu söylemi ile bire bire örtüşmektedir. Zaten yönetmenin bir söyleşisinde dile getirdiği üzere de Camus, ona göre fazla politik ve dünyevidir. Kendi ise maddi olmayanı da önemsemektedir:


“Kahramana cinayet işletmeyişimin iki sebebi var: Birincisi teknik bir şey. Tuhaf kaçabilir ama en sevdiğim romanlardan biri olmasına rağmen Yabancı’nın cinayetin gerçekleştirildiği yerden sonrasını zayıf bulmuşumdur hep. Derin bir anlama çabasına rağmen Camus’nün tavrı dünyalı bir tavır. Önce komünist partiye, sonra daha hümanist mücadelelere girmiş, dünyanın verili durumları içinde adalet arayışı olmuş biri Camus. Böyle olunca da romanın birinci bölümünde ortaya koyduğu ruh halini, ikinci bölümde fikirlerini deklare etme adına dünyevileştirmiştir. Camus kahramanını idam cezasına mahkum ederek onun mazlumluğuna yoğunlasıyor; hatta idam cezasını bile sorgulamış oluyor böylelikle. Ama bu sefer o cezayı verenlerin ruhuna haksızlık oluyor bence… ben cevabını verememe pahasına bile olsa sorgulamayı ve şüpheyi önemsiyorum. Çünkü ele aldığım konular maneviyatla ilgili ve bu konu, neden sonuç ilişkileriyle anlaşılacak bir konu değil. İkinci sebebim ise, kahramanın annesinin ölümüne üzüntü duymaması hatta sevinç duyması meselesini ön plana çıkarmak istemem. Hayatımızı yönlendiren sistemin, büyük yasaların, hayat bilgisinin suçsuz bir insanın bir anlık hissedişi karşısında nasıl alabora olduğunu, nasıl darmadağın
olduğunu gösterebilmem için bana imkan tanıyan bir duygu durumuydu bu.”



17/03/2010




Kaynakça
1- http://www.imdb.com/title/tt0287803/
2- Albert Camus, Sisifos Söyleni, Çev: Tahsin Yücel, İstanbul, Can Yayınları,2004,
3- Murat Özer, “Yazgı”, TÜRSAK Sinema Yıllıgı 2001/2002,
4- Camus - (2004). Baskaldıran İnsan (çev), Can Yayınları, 2004,
5- http://www.demirkubuz.com/yazgi.html

Hiç yorum yok: