31 Ocak 2011 Pazartesi

Sanrılar -1



Ben ne yapabilirim delilik bana düşkünse..

İşte söyledim.

30 Ocak 2011 Pazar

Nisan Yüzlü Sevgilim

Sana söyleyecek bir şeyim kalmadı.
Artık hiç bir cümleyi tamamlayacak gücüm yok.
Belki utanç, belki yılgınlık bütün kelimelerimi alıp götürüyor.
Böyle zamanlarda hayat, saçları kökünden kazınmış
müntehir bir travestinin bileklerinden sızan sımsıcak kandır, kimsenin el sürmediği.
Şimdi ucuz bir otel
odasının küçücük tuvaletine sıkışmış bir hayatın eşiğinde duruyorum
ve sana söyleyecek hiçbir şeyim kalmadı.
Nisan saldırıyor üzerime sevgilim.
Nisan çalıyor bütün sözcüklerimi,
yüzünde parlayan güneş bir anda kaçıp yaşlar boşalıyor gözlerinden.
Ben nisan şaşkınlığında yitiriyorum öykünün geri kalan kısmını.


Nasıl bitiyordu?

İyiler nereye gittiler?
Kadınlar ve çocuklar nasıl kurtulacaklar?
Bir yağmur böylesine nasıl savurabilir bir insanı?
yağmur değil sevgilim, gözlerinden aktığımdan
bu yana darmadağın üstüm başım.
Saçlarında biriken kelebek kanatlarını talan
ettiklerinden bu yana utanç kemiriyor kalbimi.
Saçlarını işgal ettiklerinde kaçtığım sokaklarda düşürdüm şahdamarımı..
Şimdi yaşamak, 
ucuz ekmek kuyruğunda
bekleyen bir genç kızın saklamaya çalıştığı yüzüdür..

Şimdi yaşamak, bebeğini terkeden bir

kadının göğüslerinden akan hüzündür.
Nisan yığılıyor üzerime sevgilim.
Ansızın yağan bir yağmurun, avuçlarından
düşen ölü kuşları topluyorum, sokak aralarında.
hiç bu kadar kimssesiz olmamıştım.
Hiç bu kadar
sensizlik olmamıştı damarlarımda.
Böylesi bir yoksulluğa düşüşüm ilk kez.
Buralardan git istersen nisan yüzlü sevgilim.

İstersen buralardan git.

Sana söyleyebilecek hiçbir şeyim kalmadı.
Kaçamak sözcüklerle gizliyorum utancımı.
Kimsesizliğimi kalabalık cümlelerde saklıyorum.
Saçlarını işgal ettiklerinden beri yürüyorum, bu sokakları.
Ölü savaşların cesaretinden merhamet dileniyorum.
İstersen git ve cesur bir kalbin ovalarında yürü.
Cesur bir kalbin sabah rüzgarında saçların dağılsın..


Sana gözlerimde izi kalan son hayallerimi vereceğim.

Sana parmak uçlarımda kalan son duamı vereceğim.
Sana kirpiklerimde takılı son bakışlarımı vereceğim.
İstersen artık git ve ben bir nisan gecesinin acımasızlığında asla baştan sona söyleyemediğim
bir dağ türküsünün sözlerine bırakayım kendimi.
sokaklara düşmüş kadınların heveslerine yakayım kalbimi.
Nisan yüzlü sevgilim
Ben bir çay bardağına sığınıyorum şimdilerde.



Kahvede oturan yaşlı adamın filtresiz sigarasından

yükselen dumana sığınıyorum..
Caddenin kenarında
bekleşen amelelerin dirsekleri aşınmış berbet renkli
ceketlerinde mesela. Böylesi küçük,böylesi gözden uzak
şeylere sığınıyorum anlayacağın.
savrulan hayatların, kimselerin görmediği küçük ayrıntıların,
gösterişsiz yaşam öykülerinin korunaklı
yalnızlığına bırakıyorum kendimi.
Konuşmak yaralarımı arttırıyor. 
Kavuşmak bir
ip gibi boynumda dolanıyor.Dilim dolanıyor bu sıralar
sana söyleyebilecek bir şeyi kalmadı.


Aylardan nisan

Dışarıda deli bir yağmur, hazırlıksız yakalıyor herkesi.
Beklenmedik bir rüzgar sürüklüyor ne varsa önünde.
Ben bir rüzgarda sürükleniyorum.
Konuşmak yoruyor
Dışarıda bir yağmur ve gitmek için bir gün.
Yağmur var ve her şeyi gizlemek için iyi bir gün.
Nisan üzerime yağıyor sevgilim.
Ben.. 
veda etmeye çalışıyorum… 
hepsi bu… 



Tarık Tufan

29 Ocak 2011 Cumartesi

Nasıl Başardınız?

"Nasıl başardınız?" diye sorulduğunda, hemen "doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle çalışarak" diye cevap verenleri ilgiyle izliyorum. "Vayy be!" diyorum içimden. Oysa bir hatırlasalar... Başlangıçta endişe ve kuşkuyla titriyorlardı!.. İşler yolunda gitmeye başladığında talihin kendilerine güldüğünü düşündüler. Finalde kesinkes başarı gelince de artık başlangıçtaki bütün seçimler "doğru" görünüyor. Yutalım mı bu masalı? 

Haşmet BABAOĞLU

28 Ocak 2011 Cuma

resulullahla benim aramdaki farklar

resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
resulullah yolda ebu bekir’i görse ‘es selamu aleyküm ya sıddık’ derdi,
ben yolda ebu bekir’i görsem tanımam.
resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
resulullah azrail’i yolda görse tanırdı;
ben azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.
resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah’ın resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?
resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘anneciğim ölmesen…’
ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘anneciğim seni ben…’;
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…
resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.
 annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!
olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü.


ah muhsin ünlü

Kutsal Çukur


Ben sandım ki aramızda günler geceler kuşlar falan var çünkü senin ellerin papatya kokuyordu açık ara farkla seviyordum seni kendimi terkedip seninle ayrı bir gemiye çıkmıştım belki, oysa insan gölgesini ne kadar inkar edebilir ve ne kadar görmeyebilir gündüz çıkmaması lazım dışarı işte ben de saklanıyordum öylece, gece ağaçlarında saklanıyordum sokak köşelerinde kimliğimi kaybediyordum bira şişelerinden gittiğin günü hesap ediyordum sonra.. Matematiğim hiç kuvvetli olmamıştı ve bana aşkın da ilişkinin de hep matematik üzerinden yürüdüğünü söylemişlerdi. Oysa kimseyi toplamak kimseyi çıkartmak istememiştim hele seni bölmek, bana çarpmaksa inan aklımın ucundan geçmiyordu. Sora sora Bağdat’ı bulmaya çalışıyordum taa ebemizin amında, annemizin rahmindeymiş tabii bulamadım. Kayboldum. Günlerden 3 bin temmuz ikibin dokuz yüzdü belki. Doğan çocuk ağlamamıştı, çocuk vardı ama, kaybolmuştu istemeden. Doğamda da yoktu ellerim üşümemiş ayaklarım buz olmamıştı hiç. Hasta olmuyordum, oluyorduysam da umrum bu duruma ses çıkartmıyor, arkasını dönüyordu. Sana hiç arkamı dönüp uyumadım sonra, bazı geceler küsmüş gibi yapıyor sonra uykumda izliyordum seni rüyamda izliyordum. Düşüncelerimin popülasyonunda artış olduğu vakit onların ağzına tıpa takıyordum hiç gereği yoktu biliyorum belki pencere pervazından güneşe ulaşmaya çalışmak aptallıktı ama inan ben öyle yükseleceğime inanacak kadar da aptaldım. Evet amına koyayım, ben gerçekten aptaldım. Yoksa ne işim olurdu seninle pariste, ne işim olurdu da savaşın sürüp gittiği bir ülkeye doğru yol almıştım, sen susmuştun ben konuşmuştum sen hep susmuştun sonra ben sessizlik olmasın diye odayı dolduruyordum. Bilmeden yapıyordum bunları farkediyorum ki hiç sevmemişim ben kimseyi. Sevsem böyle olmazdı. Üstüne alınma sakın ama sokaklarca ağladım içimdeki kumu dökmek için okyanusta yıkandım ben, saf değildim sen de değildin ama ben böylesini istiyordum. Böyle bölünmüşlüğünle bile istiyordum seni, yaralı bir hayvanı barınağa kapatmak istiyordum. Şimdi virüsü bana verdin ve sen iyisin, görüyorum bunu sakın yalan söyleme, öyle de güzelsin uzakta. Bilgili görgülü olsun zengin olsun diye hiiiiiiiç işin olmaz senin keyfin yerinde. En basitinden en zor soruna kadar biliyordum seni, 3 saate sığdırmıştın kendini ama yine de sen, sen değilsin ki artık. Kaybettin sen o adamı. İçindeki istanbul beyefendisi öldü. Hayat zaten aşktan ibaret değil ki zavallı mıyız neyiz biz neden böyle sürünüyoruz neden jezabel kan içinde yatıyor ve neden ophelia deliriyordu. “Ya sizi denize doğru çekerse efendimiz, yahut denize inen uçurumun korkunç kenarında” diye devam eden Horatio, hoyratça tiradını atarken sen hangi sahnede hangi rolü oynuyordun al sana uçurum, kafanı sok işte içine, yaşa orada. Kendinden 91 santimetre uzaktasın, bir meteor daha lazım sana öyle bir al aşağı edecek seni, hangi gezegende olduğunu şaşıracak, buluttan yastığını ararken farkedeceksin hiçbirimiz tanrı olmadık ki..hayatın siktiğimin metaforları içinde kaybolduk işte, hepsi bu. Hepsi bir. Gitsen de kalsan da. Ölsen de. Diri olsan da. Hepsi bir. Sense bu birliğin beraberliğin ve bütünlüğün içinde kaybolurken aklımızda tek soru var kendini yenilemek için daha kaç balığın var denizinde. Kayığın devrilmesine kaç dalga var, kıyı nerede? Sığ sularında boğuldum işte. Başta da dediğim gibi matematiğim iyi değildir..



http://bayanedit.blogspot.com/

27 Ocak 2011 Perşembe

Dikkat ....


Birinin ellerinde "dikkat incinir"
Diğerininkinde "dikkat kırabilir"
Ve hergün yüzlercesi "dikkat incinir"leri bile bile severken, kendi ellerindeki değişmez sandığı yazgıyı artık hatırlamıyor bile. "dikkat kırabilir"ler şiddetle sevdirmek çabasında hala kendilerini, "dikkat incinir"ler ne olur sev beni sakla..
düzeni bozuk dünya dedim de çoğu burun kıvırdı.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Kinyas ve Kayra'dan

Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendi­me ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan mi­dem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabili­rim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bilek­lerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyo­rum. David Bowie'yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şi­ir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazan­dım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:

Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
Değiştiriyorum son kelimelerimi.
Değiştiriyorum sonumu.

Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan ko­palı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı sa­at yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmak­tan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bi­lirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmek­ten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem ge­rekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon'un Mağara İstiaresi'ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişe­bilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı'nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı ol­duğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.


Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum, içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılık­tan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir mad­deye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum, ikisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumla­rımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri

işe yaramadı...

Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sa­yısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim, isminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140'ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ce­set sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına va­rılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıya­madım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperonni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım bo­yunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçin­de boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım...


Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait bir gezegen bulana kadar in­sanlara ve kendime zarar vermeye devam edeceğim... Biliyorum, beni linç edecekler. Beni bütün dünya öldürecek. En derinde be­nim cesedim olacak ancak bedenimi toprak bile kusacak... Ara­nızdayım her gece. Dolaşıyorum sokaklarda, sol elimde Şam'dan taşıyıp geldiğim yakutlu hançerimle...


Gittim, caz dinledim. Duke Ellington'ın plağıyla kendilerini ke­sen kadınları gördüm... Benim adım yok. Çünkü ben yokum. Delir-dim. Yetmedi. Delirttim. İğrendirdim. Dünya bendim. Acıyı incele­dim üniversitelerde. Üç ayrı okulda, üç yıl. Sonra acıttım akademik kariyerleri ve tabiî ki kendiminkini. Ne çalışmak, ne de bir işe ya­ramak. Hiçbirine inanmadım. Tespihle adam boğdum. Ben doğ­dum ! Oysa güneş batıdaydı. Ben geceye geldim. Aya misafir ol­dum... Bunları söylüyorum çünkü anlatılacak başka bir hikâyem yok. Zaten yazma işlerinde de hiç başarılı olamadım. Ben daha çok, fırça ve boyalarla ilgilenendim. Ve dünyaya bırakabileceğim bir miras yok. Bütün değerleri iyi bir pizzanın üstüne içtim...


Japonya'dan Suriye'ye taşındığımızda on iki yaşındaydım. Arapça öğrenmemek için elimden geleni yaptım. Ama yine de sar­maşık gibi dilime dolandı. Arap'ı ve Bedevi'yi T. E. Lawrence'tan öğrenmiştim. Ve Arap yarımadasında var olabilmek için ya ibne ya da silah kaçakçısı olmak gerektiğini anladım. Ben ikisi de değil­dim. Ama adına çöl denilen, küreğin batmadığı denizde yaşayan insanların hiç de hak etmedikleri bir tarihleri vardı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden esmer savaşçıların düştükleri durumu görün­ce zamanın ne kadar nankör olduğunu anladım. Geçmiş hiçbir şeydi. Kuma kendini gömüp yeniden Arap medeniyetinin hüküm süreceği günleri beklemek ve o gün gelene kadar birbirlerini öl­dürmek yapabilecekleri tek işti. Ben de onları seyrediyordum. On altı yaşıma kadar hep seyrettim zaten. Hep iyi bir izleyici oldum. On altımda bozuk Arapça, pokerde kazanılmış bir hançer ve bronz bir tenle Avrupa'ya geldim.


Eski kıta beni bekliyordu. Bir dejenere sürüsünden başka bir dejenere sürüsünün içine düşmüştüm. Burada silah kaçakçısı da yoktu. Hepsi ilk gruba dahildi. Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. iki dünya savaşını da bu geri zekâ­lıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirle­rinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolcu­luk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yan tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın ede­biyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avru­pa'yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları anda çiğ çiğ yenecek­lerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu açık tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı... Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olma­lıymış oralarda Balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle!


Ama bütün bunların ne önemi var? Entelektüel sapkınlıklarıyla ve dünyanın diğer bütün kıtalarına karşı hissettikleri korku ve nefret kokteyli duygularıyla, son olarak da yeryüzünün görüp gö­rebileceği en salak turistleri olma unvanlarıyla Avrupa halkı ken­dini öldürmek ya da öldürtmek için bütün nedenlere sahiptir. Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmele­rinden ibarettir. Arap hiçbir sakınca görmeden hiç tanımadığı, kendinden geçmiş yerde yatan bir adamı sırtlayıp en yakın hasta­neye koştururken Avrupa insanı aynı adama, adını yeni öğrendi­ği bininci mikrobu kapmamak için bir metreden fazla yaklaşamaz bile. Çünkü Avrupalının altına yapacak kadar korkması için bir şeyin ismini bilmesi yeter, isimsiz canavarlar sadece Arap'ı kor­kutur. Herkesin kendine göre bir paranoyası var. iklimden, saç renklerinden, el parmaklan uzunluğundan ya da her neden kay­naklanıyorsa! Herkesin tercih ettiği bir ölüm var...


Her neyse, zaten üzerinde yaşadıkları çirkin kara parçasına sı­kışmış, birbirini yiyen, Ortaçağ'dan beri gelen eş değiştirerek yaptıkları salon danslarından grup sekse kadar ahlak anlayışları­nı değiştirmemiş Avrupalıları hayatımın geri kalan kısmında da çok iyi tanıma fırsatım oldu.


Genel olarak normal olmadığımı düşünerek kendimi meşrulaştırıyordum. Anormalliğim o yaşlarda herkesin istediği şeylerden farklı hayaller kurmamla sınırlıydı. Yani bir şeyleri arzulayabiliyordum o sıralar. Gitmeyi, siyah giymeyi, bir kamerayla izleniyormuşçasına yaşamayı, güzel kadınlarla yatmayı, dünyayı çözmeyi, haya­ta başlama vuruşunu yapanı keşfetmeyi ve yaşıtlarımın çok azının kurgulayabildiği benzer kavramları hayal ediyordum... Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gör­düm. Ama çevremde olup biteni kaçırmak ve yanımdan akıp giden hayat nehriyle yüzümü yıkamamak da bana aptalca geliyordu. Bu nedenle evde çok az zaman geçirmeye ve sokaklarda yaşamaya başladım. Fahişeleri keşfettim. Silah kullanmayı öğrendim. Poker oynamaya devam ettim. Kitap okumayı bıraktım. Artık en ufak boş zamanımda kilometrelerce uzakta olan bir kasabaya trenle gidip, birkaç kadehten ve caddelerini arşınladıktan sonra evime dönüp uyuyordum. Rüyamda yüzleri, sokakları, tren camındaki pastel renkleri görüyordum, insanlardan istediğim ölçülerde, ilgilendiğim alanlarda yararlanıyordum. İlişkilerim kontrolüm altındaydı. Kim­seyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gi­bi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olma­sı gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seremoniyle yaktıktan sonra gözle­rimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyordum. Aslında bu mümkündü. Ve bir ara çok yaklaşmıştım. Ama Kinyas hâlâ ortaya çıkmamıştı ve gerçek­ten böylesi bir hayat isteyip istemediğimi bilemiyordum.


Bütün bunları yazmak o kadar zor ki. Şu an bulunduğum nok­tada hiçbirinin olmadığım görmek... Aslında bu kadar yükselmek ya da alçalmak, daha doğrusu bu kadar ileri gitmek istememiştim hiçbir zaman. Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi da­hil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir var oluş nedeni bulama­mak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o ka­dar korkunç ki!


Hava aydınlanıyor. Kayra'nın yazdıklarını okuyormuş gibi ya­pıp ilgilendiğimi düşünmesini istemiştim. Oysa tek bir kelimesi­ne bile bakmadım. Şimdi kaçamak bakışlar atıyorum ona ve gö­rüyorum ki elinde başka bir votka şişesi, arkamdaki duvarda ası­lı olan afişleri seyrediyor. Ne yazdıklarıma bakıyor, ne de burada olduğumun farkında. Belki de dünyada sadece onun yanındayken kendimi hâlâ yalnız hissedebildiğim için böylesine garip bir dostluğumuz var. Birbirimize anlatacak hiçbir şey yok ve her şe­yimiz var. Ve aynı zamanda, o kadar da umursamıyoruz ki söyle­nenleri, olanları, aynı odada bulunduğumuzu bile unutabiliyoruz. Onu sevdiğimi söyleyemem çünkü duygularım yok ama hayatta­ki tek bağımlılığım olduğunu itiraf edebilirim... Yoruldum. Çok yorgunum... Yeryüzüne inme zamanı.


"Kayra! Haydi çıkalım buradan. Biraz dolanalım."



Hakan Günday
Kinyas ve Kayra
Sayfa: 22-27

Cesare Pavese: Yaşama Uğraşı'ndan

3-Ağustos-1937
Bir kadın eğer budalaysa, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu
kurtarmaya çalışır.

Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi. (sf:38)


27-Eylül-1937

Kadınların her zaman "ölüm gibi acı", kötülük yatağı, aldatıcı, sürtük ve "Dalila" oluşlarının temel nedeni sadece şudur: bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemezler bu özgürlük
veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zaman da sevdikleri erkekle ve özellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu. Bunu bir kere tattılar mı da, başka bir şey düşünmezler ve bu zevk anına duydukları haklı özlem
yüzünden hiçbir kötülüğü yapmaktan çekinmez duruma gelirler. Sürüklenirler buna. Hayatın temel trajedisi de budur. Çok çabuk tatmin olan bir erkeğin hiç doğmamış olması bile daha iyidir. İntiharı haklı kılacak bir eksiktir bu. (sf:38)

30-Eylül-1937

Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.

Bu da korkunç bir şeydir: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka birşey değildir;bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi. (sf:38)


17-Kasım-1937

Her kadın, sevdiği uzaklardayken dertleşebileceği birlikte boş saatlerini doldurabileceği bir erkek arkadaş arar; bu arkadaşın, uzaktaki adam için duyduğu sevgi üzerinde bir etkisi olmadığını söyler; erkek arkadaşı kadının uzaktakine olan sevgisiyle
çatışabilecek bir şey istedi mi; kadın incinir; ama bu arkadaş daha çok acı çekmemek için sözlerini, bakışlarını denetlemeye, daha dikkatli davranmaya kalkıştı mı, kadın-herhangi bir kadın- adamın acı çekişini görebilmek için hemen onun üzerindeki çekiciliğini arttırır.

...Sevdiğin kadın günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir;

şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine hiç aldırmayışıdır. (sf:39)

21-Ocak-1938

Bir kadın erkeğin isteğini nasıl uyandıracağını bilir, ama bu yeteneğinin farkına varılması onu büyük bir ürküntüye düşürür... (sf:39)

30-Mayıs-1938

...Bir kadının seninle kalmasını, yalnız bunu istiyorsan, onu öyle bir duruma sok ki, başkalarının düşünceleri, kendi çevresinin duyduğu saygı ve kendi öz-çıkarı onun gitmesini engellesin. Sadece ona karşı duyduğu bağlılık ve içtenlikle bir kadını
tutabileceğini sana erkek, budalanın tekidir... (sf:55)

18-Temmuz-1938

Bir kadının birkaç delikanlının yanındayken neden düşünceli, utangaç ve özür diler bir durumda olduğunu anlamak için, kendini aralarından birini seçmen için bekleyen beş altı orospunun arasındayken neler hissettiğini düşün. (sf:70)

13-Ekim-1938

Bir kadın seni aldatmıyorsa, işine gelmediği için yapmıyordur bunu. Her lüksün ücretinin ödenmesi gerekir ve başta dünyaya gelmek olmak üzere her şey bir lükstür. (sf:75)

27-Ekim-1938

İnsan nasıl ölümü düşünmeyebiliyorsa, kadınları da düşünmeden edebilir. (sf:78)

24-Kasım-1938

Evlilik neden gençlikten olgunluğa doğru atılmış bir adım sayılır? Çünkü bu hareketimizle bize her zaman eş olacak, öbür kadınlarla aramızda duracak, kendini, bizimle özdeşleştirecek, onun dışında da kendimizden başka kimsenin arkadaşlığını aramayacağımız toplumsal hayatımızın çevrili alanı olacak bir kadını bütün öbür kadınların arasından seçeriz de ondan. Ayık yaşamak için gerekli olan bir bencilliğin üzerine vurulan mühürdür evlilik... (sf:85-86)

20-Mayıs-1939

...Erkek olsa olsa, kötülüğün kölesidir; oysa kadın, cinsel ilişkiden sonra, bundan doğabilecek sonuçların kölesidir: bu konularda son derece becerikli davranmasının nedeni budur. (sf:95)

12-Haziran-1939

İnsan bir kadını eninde sonunda başından atacağına göre, bunu bir an önce yapması daha iyidir. (sf:95)

31-Ağustos-1940

Zeka gösterileriyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur. Bu konularda zeka güzellikle yarışamaz;çünkü güzelliğin cinsel heyecan uyandırmasına karşılık, zeka böyle bir şey yapamaz.

İnsan bu tutumla, ancak zeka yetki, zenginlik ve ün elde etmenin bir aracı olarak göründüğü zaman bir kadını elde edebilir; çünkü bu durumda kadın sözü edilen olanaklardan yararlanacağını bilir. Ama zeka kendi başına, kişisel hiçbir yanı

olmayan büyük bir makina gibi, her kadını kayıtsız bırakır. Unutmaman gereken bir gerçek. (sf:121)

14-Ekim-1940

...Kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır şiire karşı. Bu bakımdan "eylemci" insanlara benzerler-bütün kadınlar "eylemcidir" aslında. Gençken, kurnazca bir nedenle şiire ilgi duyarmış gibi görünürler: şiir, kadınların gerçek saydıkları
her şeyin kökünde yatan bir coşkunluktan, Bakhos ayinlerine özgü bir coşkunluktan doğar. Kadınlar, toy ve özentili oldukları zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir duyguyu hiçbir
zaman birbirine karıştırmazlar...

Bir kadın, bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir. (sf:124)


20-Ekim-1940

Bir erkeği bir çocuktan ayıran özellik bir kadın üzerinde üstünlük kurmayı bilmesidir. Bir kadını bir çocuktan ayıran özellik ise, bir erkeği nasıl sömüreceğini bilmesi... (sf:126)

14-Nisan-1941

Hiçbir kadın para için evlenmez; bütün kadınlar bir milyonerle evlenmeden önce, ona aşık olacak kadar kurnazdır. (sf:134)

10-Kasım-1943

Kadınlar için tarih yoktur. Murasaki, Sapho, Madame Lafayette birbirlerinin çağdaşı olabilirlerdi. Oysa moda diye bir şey var kadınlar için. Acaba bildikleri bir hile mi, yoksa akıl almaz bir yetenek mi, onların böyle tıpatıp modanın gereklerine uygun bir
görünüşle karşımıza çıkmalarını sağlayan? (sf:158)

2-Aralık-1945

Sana gelmek için bir başka adamı bırakıp kaçan kadın, bir başkası için de seni bırakıp kaçacaktır. Seni büyülemek için ne yapıyorsa, senin yerine bir başkasını büyülemek için de yapacaktır. (sf:177-178)

4-Mart-1946

Seni yüzüstü bırakan kadınlara karşı sen ne duyuyorsan, sevdiğin kadınlar da sana aynı şeyi duyuyorlar.

Senin düşmanından başkalarının öç almaları kadar tatlı bir öç alma duygusu yoktur. Üstelik, bunun sana iyi yürekli insan rolünü vermesi gibi bir yararı da vardır. (sf:183)

25 Ocak 2011 Salı

Öpüştük çünkü biz..

“Hareketlerini zorlanarak yapmadığı,
güzelliğin kendiliğinden oluştuğu belliydi.”

Gogol, Neva Caddesi


Bugüne kadar sevgilim olmuş kızcağızların aslan burcundan çıkmış olması tesadüf olamaz. Tesadüf, bu kadar mucizevî bir şey değil.

Kitapçıda taksit ödüyorum, mutat, kasadaki kızcağız kumral, bugüne kadar sevdiğim kızların hepsinden bir şeyler var kızda, bir kolaj. Elleri inanılmaz güzel. Ntv’de haber sunması gerekirken, kitapçıda kasa görevlisi olmuş. Bu kızla bir şeyler yapabiliriz. İş çıkışı buluşabiliriz mesela, nefes’te bira içebiliriz, bedava mısır yeriz ve bedava çay içeriz, kıza film önerebilirim, Atatürk ve Türkler arasındaki ilişkiden bahsedebiliriz ve 12 haziran’da neden Numan kurtulmuş’a oy vermesi gerektiği hususunda kızı ikna edebilirim.

Kız, üzerindeki kostüm itibariyle komünist. Kendiliğinden olmayan her şey kostümdür. Komünist kızlarla konuşmayı seviyorum. Üniversitede bir tanesi sevgilimdi. Çok güzel slogan atıyordu. Benimle konuşurken bile slogan atıyordu. Eminim ebeveynleriyle konuşurken de slogan atıyordu. Beni konumlandıramamaktan şikâyetçiydi. “Sen necisin anlamıyorum” diyordu. “İkinci cumhuriyetçi misin” yoksa dedi bana. “Birincisi mi varmış” dedim. Ayrıldık 3. sınıfta.

Kitapçının kasasında çalışan kıza yöneldim. Elimde Pavese’nin yaşama uğraşı var. “Hesabınız var mı” dedi. “Var.” Peşinatımı aldı. Kitabı poşete koydu ve bana uzatırken “umarım sözler’den vazgeçmezsiniz” dedi.

Burada durabiliriz! Silahım olsa havaya ateş ederdim. Kız müthiş bir zarf attı. Bu kızla, hemen bu akşam bir şeyler yapamazsam Allah belamı verebilir. Hak ederim. Kız, bariz aslan burcu. Aksi mümkün olmayacak şekilde aslan burcu. Kızın aslan burcu çıkmaması halinde, hayata ve kadınlara dair hiçbir şey bilmiyorum demektir. Aslan burcu kadını’nın, kova burcu erkeği üzerindeki etkisi incelenmeli. Kumar oynamaya karar verdim. Yüzde birlik yanılma payına bir şans tanıdım. “Boğa burcu olma ihtimalin nedir” dedim kıza. Gözlerime baktı. Güldü. “Aslan burcuyum” dedi.

Hay salak kafam. Hep küçük ihtimali zorlarım. Çünkü kazanma takıntım yok. Kumarbaz değilim. Safım belli olsun yeter. Başbakan olsun diye Numan kurtulmuş’a oy vermiyorum ki. Verdiğim oyla n. Kurtulmuş’u tercih etmiyorum. Kendi safımı belirliyorum. Küçük ihtimale oynuyorum. Boğa diyorum aslan çıkıyor, Numan diyorum Tayyip çıkıyor. Yanılmak istiyorum bilerek.

Haklı çıkmak kadar tiksinç bir şey olabilir mi? Bu aşağılık düzende, her hak, yanılsamadır. Al sana filozofi! Haklı çıkmanın tiksinçliği üzerine ayrı bir karalama yaparım.

Şimdi kıza dönmeliyim, “bak güzel kız, aslan burcu olduğunu şu kapıdan girer girmez anladım, biz seninle bu gece bira içmezsek, tarih bizi affetmeyecektir.” Bu minvalde bir şeyler saçmaladım kıza. İkna oldu. Bir saat sonra nefes’teyiz. Allahın rock barı enfes adana yapıyor. Salata o biçim. Sumak ve nar ekşisi baskın. Sadece salata yiyip çıkabilirsin. Hiç gülmeyen bir kızcağız var, nefes’te çalışıyor, servis yapıyor. Uzun boylu, iri. Masalara çarparak yürüyor. Çok çok gizli bir erotizmi var kızın. Farkında değil. Bu kıza birisi çok kötü davranmış. Kızı kilitlemiş. Bir gün bununla da konuşmalıyım. Henüz o gücü bulamadım. Kız, beni dövebilir.

Saçma sapan müzikler çalıyor mekânda. Nefes’in tek problemi bu. Kitapçı kıza “anlat” diyorum, “senin hikâyen nedir?” Kızın, biradan aldığı ilk yudumu görmeliydiniz. Çok samimi, çok susamış. Bir şeyler anlattı. Bir kızdan hoşlanmaya başladığım andan itibaren, onu dinleyemiyorum. Sadece bakıyorum gözlerinin içine. Gözlerimi kırpmadan bakıyorum kızcağıza.

Şimdi o beni dinlemek istiyor. “Kırmızı cd plakalı bir mercedes’in, türkiye’de 5 yılda 40 bin km. yaptığını ve polisler tarafından bir kez olsun çevrilmediğini biliyor musun” diyorum. Bilmiyorum diyor. “Neymiş işin aslı” diye ekliyor. Saçmaladığım anda beni ciddiye alan kız, gerçek bir kızdır. “Anlatacağım” diyorum, giriyorum Bataille’dan, çıkıyorum Deleuze’dan. Derinlemesine bir Deleuze bilgim yok, hatta Deleuze hakkında hiçbir şey bilmiyorum, Deleuze deyince akla ilk gelenleri satıyorum kıza. “Gün gelecek bütün 20. yüzyıl Deleuze’cü bir çağ olarak anılacak diyorum”, elim havada. Ne anlatsam, inanıyor kızcağız. Bir kere güven tahsis etmeye gör, saçmala kredin sonsuz oluyor.

6 bira içtik o akşam. Çok şey anlattım kıza. Evine kadar eşlik ettim sonra. Cebeci’de ev. Okul’a yakın. Kız okuyor ve çalışıyor. Mülkiyeli kızların iletişim’den erkek arkadaş edinmeleri üzerine doktora düzeyinde çalışılmalı. Kızın benden etkilenmesi, bu geleneğin devamı olabilir. Mülkiyeliler, kendilerini kandırılmış hissediyorlar. Belediye, mülkiyeyi ve yargıyı mağlup etti. Siyasal, Hukuk, Eğitim ve İletişim’in bulunduğu Cebeci’de, psikolojisi düzgün tek okul iletişim.

Neyse, mülkiye’nin önünden geçiyoruz. “Yarın dersim var” diyor. “İbrani asıllı olmayan bir kediyi bile mülkiye’ye asistan yapmazlar” diyorum. İyiden iyiye İslamcı olduğumu düşünüyor. Apartmanın önüne geliyoruz. “Artık sözler değil, eylem” diyorum kıza, öpüşüyoruz. 


Emre Demir

Replik - Le Petit Soldat (1963)



Bruno : Plağın var mı?

Veronica : Evet, ne istersin? Bach?

Bruno : Hayır, çok geç. Bach sabah 8 içindir. 8'de Brandenburg da iyi olur.

Veronica : Mozart? Ya da Beethoven?

Bruno : Henüz çok erken. Mozart akşam 8 içindir. Beethoven'ın müziği çok derindir. Bu yüzden Beethoven gece içindir. İhtiyacımız olan Haydn. Güzel ve eski bir Haydn...

Le Petit Soldat (1963)

24 Ocak 2011 Pazartesi

Eğlence Merkezi Nasıl Bir Yermiş Dedim...

İbrahim Tatlıses'in Nahcivan'da bu kadar sevildiğini bilmiyordum. Mahsun Kırmızıgül'ün, Tarkan'ın, Serdar Ortaç'ın, Ebru Gündeş'in.. ama en çok İbrahim Tatlıses'in. İbrahim Abi böbürlenmeni şimdi daha iyi anlıyorum. 

Nahcivan'da pub, cafe, disco vb. tip mekan yok. bu kez şaşırmadığınıza bahse girerim. Şu bilim adamı ve daha bir çok astroloji, din, metafizik, doğa üstü güçler gibi konularda eğitim almış ya da en azından bu konulara ilgi duyup, amatör bir ruhla 2012'de bilmem kaçıncı kıyametin olacağı, olabileceği konusunda bizi alttan alta bu fikre hazırlayan insanlar gibi ben de Nahcivan'daki yokluklar silsilesini size ara ara anlatarak buradan pek bi atraksiyon beklememeniz gerktiğine inandırdım sizleri değil mi?  Öyle. 

Gerçekten de adamların alışveriş yapabilecekleri 3 tane mekan var. ayrı ayrı dükkanlar var tabii de, topluca mağazalaın olduğu mekanlar asıl benim kastettiğim. içinde de birbirinin neredeyse aynı ürünlerin bulunduğu dükkancıklar. aynı tarz paltolar, taşlı nakışlı kot pantolonlar, Dubai'den gelmiş yemek ve çay takımları, Kumtel mini fırınlar, 18 ayar altınlar, ıspanaklar, kişnişler, hayvan işkembeleri, dana kelleleri, ev yapımı peynirler... hep ve hep aynı şeyler. 

Sıkıldık haliyle. Ortamlara akmak istiyoruz artık delice. içmek, kafayı bulmak, aklımızın  iplerini salıp deli gibi dans etmek. dediler buranın discosu denilen bi "eğlence merkezi" var bildiğimiz. "yalnız pek bi vatandaş göremezsen canın sıkılmasın hatta bir kadını görmek neredeyse imkansız gibi birşey. bolca İranlıya denk gelebiliriz. işte onlar eşli geliyorlar. deli gibi eğlenip, içip ülkelerine diğer gün geri dönüyorlar." uff dedim sadece bu mevzudan dolayı bile giderim ben oraya! :) görmek istiyorum nasıl eğleniyolar, erkek erkeğe nasıl dans ediyolar bunu gözlerimle hafızama ölene dek kaydetip, çoluğuma çocuğuma anlatmak istiyorum günün birinde. 

içimde bir heyecan. meraktan. ismi kırmızı led lamba ile yazılmış "eğlence merkezi"ne girmek üzereyiz.  lobide bizi İranlı sanıp, giriş ücreti istiyorlar. Türk olduğumuzu anlayınca vazgeçiyorlar. içeri giriyoruz, koca bir mekan burası. koca da bir pisti var dans etmek için. Serdar Ortaç cıs tak cıs tak eğlendiriyo ortamı. biraz karanlık etraf. daha çok kırmızı ışıklar yanıyo köşelerde. ortada tavanda dönen birkaç tane yuvarlak top var, sarı mavi kırmızı ışıklar saçıyo arada üzerimize. laser yanıp sönüyo, gözlerimi mahvediyo meret. "birkaç dakikadan fazlası göze zararlı değil mi?" diye ben düşünürken adamlar bir fiil on dakka yanıp söndürüyo karanlık ortamda laserleri. dans edenleri slow motion görüyorum haliyle. birer kare atlamış gibi oluyo görüntüler. pistin çevresini minik yuvarlak masalar çevrelemiş. biz arkalardaki uzun dikdörtgen masalara geçiyoruz, hem koltukları geniş ve rahat, hem de kalabalığız o yuvarlak masalara sığmayız. bi de amacımız, uzaktan ortamı dikizlemek, eğlenmek işte kendi çapımızda. nedense bu ortamlarda kalkıp deli gibi dans eden kişi ben olamıyorum, insanları izlerken aldığım hazzı hiç birşeye değişmem. hele ki çokça insan var ve sayısız da sarhoş varsa önümde. 

siparişleri veriyoruz. ben votka vişne içmek istiyorum. bizimkiler genelde biradan yana kullanıyorlar tercihlerini. ben nerden bileyim gelenlerin % 90'ının bira içtiğini, votkanın pek talep edilmediğini ve burada kalite kalite bir sürü votka olduğunu, bununla beraber fiyatlarının da değişkenlik gösterdiğini. "votkasını iyi koyun" dememiz onların bunu kalitelisini koyun şeklinde anlamasına yol açtı ve bir bardağı neredeyse 50 liraya denk gelen bir vişne votka içtim ben o akşam. yalnız o votka ne votkaymış aman yarabbi! kaliteliymiş size o kadar söyliim anlayın. büyük bardakta geldi, miktarını da abaratmışlar. ben bir bardakta mefta! dicem sigara dumanı mı beni çarptı, yoksa uzun süredir böyle şahane(!) bir mekana ayak basmayalı vücütüüm şoka mı girdi, votka çok mu sıkıydı, anlattıkları gibi etrafta el ele vermiş dans eden erkekleri görünce dumura uğrayıp beynim yerinden mi oynadı, yoksa mekanın, mini fırfırlı etek ve askılı tşört giymiş garson kızına bütün erkeklerin dibinin düşmesine canımın fena halde sıkılmasından mı bilmiyorum ben acayip halde transa geçtim. bizimkiler de uzaktan kızı bişeye benzettiler çekmiş çizmeleri, miniyi; biraz yaklaştığında yüzüne de arada ışık hüzmesi vurunca "ığğ çok kötü be!" diye  etraftaki erkeklerin kadına açlığına bakakaldılar sadece. yokluktan insan neler yapmaz ki değil mi? 

benim şansımamıydı neydi bilemedim o akşam mekan hınca hınç doldu. normalde 10-15 kişi olurmuş koca yerde. İranlı bir sürü tip geldi. hatta bir çift kucağında bebesiyle ortama girdi, üstteki balkon kısmına geçti oturdu. içkilerini içtiler, milleti seyrettiler falan. yuuhhh!! diye söylenip durdum akşam boyunca. gelen kadınlar kapalı geliyo, mekanda saçını açıyo. kapalı geliyo, biraları votkaları lıkır lıkır götürüyo. yaşlı yaşlı amcalar geldi sonra sanki böyle bi grup halinde. uzun paltoları falan vardı üzerlerinde. hatta çıkıp dans etti kimisi. amcanın kamburu çıkmış artık, kafasında saç telleri tükendi tükenecek, kalktı bi de benim yapamadığım şeyi yaptı, çılgınlar gibi dans etti pistte. diğer amca ile el ele tutuştular. la la la layyy layyy şeklinde bi o yana bi bu yana elleri sallıyolar, kollarıyla havada daire çizdiriyolar falan. baktım başta 3-5 kişi dans ederken şimdi pistte iğne atsan yere düşmeyecek duruma gelmiş eğlence merkezi. 

bi ara aralıksız 10 dakika azeri müziği dinledik. hepsi farklı farklıydı ama nedense aynı gibi geldi hepsi bana. hep aynı melodi, hep aynı hareketler. bi sağa bi sola kollar hareket ettiriliyo. başta sen de yerinden buna eşlik ediyosun, kafan güzel tabi, altıncı dakkadan sonra uff tamam ya kollarım ağrıdı, hem deminki şarkı değil mi bu, sıkıldım, diye söylenmeye başlıyosun. o an sanki biri sesimi duydu! başlamasın mı mekanda Mahsun'dan, Tarkan'dan, İbo'dan, Alişan, Demet Akalın'dan şarkılar sırayla. biz oturduğumuz yerde tipik Serdar Ortaç ya da Emrah tribinde kolları açıp kapıyoruz. ben nasıl gülüyorum dans edenlere. yanaklarım ağrıyor artık. pist doldu, bizim arkadaki masalara kadar doluştu dansedenler. bi tane amca çekmiş kafayı ama öyle böyle değil, kendini yerlere atıyo gözümüzün önünde, güya bacaklarını çevirecek hip hopçular gibi. dur sarhoşsun amca etme eyleme, diye yalvarıyorum o kafayla ben içimden. ama bi yandan ağzımı kapatamıyorum gülmekten. ikinci 50 liralık votkam da geliyor ohh değmeyin keyfime. yavaş iç heidi yavaaaşşş.. adam onun bunun üzerine doğru yalpalıyo, tam düşecek biri kucaklıyo kendisini, burada video ya da fotoğraf çekmek yasak olduğundan gizlice video kaydına başlıyorum ben. kaçar mı bu sahne! Allah amcam kopuyo. millet güldükçe o daha bi şevke yerden kalkıyo, nerde kimden gördüyse o figürleri, hepsini bir bir denemeye kalkışıyo. tabii ki sonucu hüsran. bi ara bizim masaya kadar ayakta sürükleniyo. helllooooo!! diyo bize el sallıyo, dönüyo arkasını daha delice dans ediyo. 

peşinden yine irandan gelmiş bir grup genç ortamı şenlendiriyo. bizim masadan bi arkadaşa illa içki ısmarlamak istiyo. hayır dans eden arkadaş erkek, içki ısmarlayacağı kişi de erkek. :) araya türkçe bilen birilerini koyuyo, "hepimiz kardeşiz" falan cümleleri kuruyo, yalvarıyo içkisini kabul etsin bizim arkadaş diye ama sonunda pes edip uzaklaşıyo. arada masamıza gelip önünde dans ediyo, gülümsüyo falan sonra mekanda koşarak bi tur atıyo. beline de kızların yaptığı gibi kazağını bağlamış dikkatinizi çekerim. Allahım ya nereye düştüm ben, burası neresi, bu bir şov mu, yoksa şaka mı?


bi ara aşkımdan beni tuvalete götürmesini istiyorum. biliyosunuz erkeklerin bu tip mekanlarda en birincil görevi kadınını tuvalete götürmek, kapı önünde bitmesini beklemek, sonra da elini kadınının omzuna atarak "O benim" mesajıyla masaya kadar geri getirmek. bayanlar tuvaletine girdim. 4 tane falan kabin yanyanaydı. tam anımsayamıyorum. yandan sesleri duydum biri daha işiyo. çıktım ellerimi sabunlarken koca aynada arkamda bir erkek belirdi. "fena sarhoş oldum ben galiba" diye bi dumura uğradım ki anlatmam mümkün değil. "yoksa yanlış tuvalete mi girdim noluyo ya?" diye sayısız düşünce geçiyo beynimden. elimi nasıl yıkadığımı hatırlamıyorum. resmen ışık hızıyla ordan kendimi dışarı attım. yav rengim attı daha ne olsun. gördüm! yüzümün o perişanlığını gördüm! çıktım baktım kadınlar tuvaleti tamam doğru. Aşkım böyle böyle dedim. Aşkım da adamı uyardı sinir krizinde. beni masaya bırakınca gitti yetkiliye söyledi bu durumu. dedik galiba mekanda kadın olmadığından genelde adamcağızlar her iki tuvaleti gönül rahatlığı ile kullanmayı bir borç bilmişler. işin garip tarafı adam beni görünce hiç şaşırmadı. sadece ben enkaz oldum.

bir yarım saat daha oturup, bu kadar eğlence şu fani vücutlarımıza yeter de artar dedik, sessiz sedasız ortamdaki delice dans eden amca ve kardaşları bırakıp evimizin yolunu tuttuk. ve ben bir daha bilmediğim yerlerde kaliteli falan içki içmemeye söz verdim. çünkü asıl eve gelince başlamış benim sarhoşluğum bunu sonra anladım. ee ne demişler, içki bardakta durduğu gibi durmuyor. ve Eğlence Merkezi adının mekana cuk oturduğuna yürekten katılıyorum. Adamlar sadece eğlenmeye gidiyorlar oraya. Mekan da oynatıyo hani. Akustiği de iyi. ;)

Sanat Nedir?

“Sanat, bir insanın muktedir olduğu en iyi şeyi, yani umudu, inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insan suya atladığında vücudu – kendisi değil – kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedeni gibidir, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün bir temsilcisidir… Genel anlamda sanat nedir? İyi midir kötü müdür? Tanrı vergisi midir yoksa şeytanlık aracı mı? İnsanın gücünden mi doğar yoksa zayıflığından mı? İnsanların birlikteliğinin bir güvencesi ve toplumsal uyumun bir göstergesi midir? İşlevi bu mudur? Sanat ilan-ı aşk gibi bir şeydir. İnsanın diğer insanlara bağımlılığının bir itirafıdır. Bir aydınlanmadır. Bilinçsiz bir eylemdir ama hayatın asıl anlamını, yani sevgiyi ve fedakârlığı yansıtır.”
Andrei Tarkovsky 


23 Ocak 2011 Pazar

Biraz Bahar Gerekiyor Allahım

biraz bahar gerekiyor Allah’ım ben hiç iyi değilim
biraz çağla birkaç erguvan gerekiyor
Ahmet Hamdi Tanpınar biraz da Zarifoğlu’nun geç dönemleri
sağcılık gerekiyor biraz, biraz isyan, biraz unutuş


hem toz olurum istesem hem korkarım gitmekten
karakoncolos bahtım şikayetçidir benden
yordum seni ey yeşil gözlü şair ama gene de korudum
seni koruyunca ben baharı kaybettim
ben baharı kaybettim

benimle birlikte başladı gocuk giyme modası
anlamadım sere serpe anlamadım nasıl sevilir
anlamadım yaşamak nasıl böyle kuzguni
uzun etekler balıkçı yakalar elhasıl kış mevsimi
bu yüzden anlamadım bürümcük nedir
ama şimdi bahar gerekiyor Allah’ım ben hiç iyi değilim
bahar gelince saatlerin ileri alınması gerekiyor
sahilde ellerinden tutulması gerekiyor çok uzun saçlı çok esmer kızların

şırfıntı, sırnaşık bir şeydir bahar belki bilmezsiniz
patronların ağzında bir şakaya dönüşür
bahar en çok içimizin devasa yoksulluğuna yaraşır
ütüsüz pantolonlarımıza, üstten açık iki düğmemize
biber kızartan annemize, iş işleyen kardeşimize

ben bu şiiri bu baharda bitirirsem bahse girerim
bir mavisine bir de gazozuna bahse girerim
sigarayı bırakırım sekiz saat uyumaya başlarım
ben bu şiiri bu baharda bitirirsem dilim çözülür zihnim açılır

hem bahar gelsin diye ihanet ettim Musaya
bunun için atıldım senatodan, balıklı havuzlara altın saçtım
el hakü müttekasürü ezberledim hallaçla asılmadan hemen önce
biraz bahar gerekiyor diye başlayan bir şiir yazdım

galiba ben hiç iyi değilim..  

  
İsmail Kılıçarslan






17 Ocak 2011 Pazartesi

Yeni Jenerasyon Nece Konuşuyo?

çok acı konuşacağım beyler bayanlar. benim için bir lise talebesinin liseden mezuniyeti için tek şartı neredeyse şudur: yalnız ve yanlış kelimeslerini doğru yazıyor mu?

ve yine üniversite bitiren bi kişinin yine mezuniyeti bence "-de, -da" bağlacını doğru kullanabilme yetisi ile ölçülmeli. çok ciddiyim! Tanrım ne kadar çok imla hatası yaptığımızın farkında mısınız?

ben şimdiki lise talebelerini hiç anlamıyorum. yazdıklarını da konuştuklarını da. espri anlayışları sanki uzaydan fırlamış gibi uzak bana. birbirlerine kullandıkları kısaltmalı bebeemm'ler, panpa'lar falan sanki uzak bi kıtadan cuuup coğrafyamıza inmiş dil gibi. anlamakta zorlandığım ve açık konuşayım zekamın yetmediği durumlar oluyor çoğunlukla. onların karşısında kendimi aptal hissediyorum.


düşünsene kendinden yaşça küçük bi flörtün olduğunu.. aman yarabbi! sen aşk diyosun, hitapta ikinci cümleni ola ki kafiyeli kullanıp edebiyat yapıyosun kendi çapında, karşındaki bebe kırlıyo gülmekten. hatta bu durumla makara geçiyo, sen cümleyi kurduğuna lanet ediyosun durmadan. akşamları kafa patlatıyosun yatakta, ulen ne desem de etkilesem bebeyi diye, açıp forum sitelerini falan hatmediyosun, olmadık geyik ortamlara karışıyosun, yeni tip konuşma stillerini öğreniyosun, ayna karşısında alıştırma yapıyosun böyle gayet sıradan hep kullandığın kelimeleri döktürüyomuşsun gibi. hatta sanki sen uydurmuşsun o kelimeyi kıçından gibi. öyle rahatsın. ki maksat bebe seni anlasın. yo bu yanlış oldu. sen bebeyi anla. :) çünkü gördüğüm o ki, yeni jenerasyon kılını kıpırdatmaz birilerine kendilerini ifade etmek için başka bir yol çabasına.  arkasını dönüp gider. ya da yolun açık olsun dostum! :P

hepsinde sistemle dalga geçen, umursamaz, bireysel bi zeka örneği mevcut bence. kendi içlerinde yaşıyolar çoğu şeyi. çok düşünüyorlar fakat bu düşünme stili daha çok olaylar ya da gidişat üzerine değil, aksine olabildiğince kendileri ile alakalı ve kelime oyunları ile bezeli. yani adam oturuyo pc başına, kelimeden kelime üretiyo, harflere ters takla attırıyo ve ilginçtir ki şahane bi şey çıkıyo ortaya. "ulenn ben bunu hiç böyle düşünmemiştim" diyosun kendi kendine. şaşıyosun bu taze beyinlere.  bence oturdukları yerden bi kalksalar neler yapacaklar neler. 

gerçekten benim dönemime bakıyorum biz bunların yanında halt yemişiz çok afedersiniz. çünkü biz korkaktık. ürküyoduk muhalefet olmaya. tırsıyoduk dışlanmaktan, alay edilmekten. çemberin dışında görünmekten. yeniyi denemekten. farklıyı sevmekten. 

sen minik bebe! bizden çok daha güzelsiniz artık. bişey oldu size, sanki sihirli bi değnek dokundu neslimize ve birden körpe körpe bir sürü yakışıklı, güzel çocuklarımız oldu ertafta. bazınızı kıskanmıyorum dersem yalan olur. takıp takıştırmanıza, renklerle oynamanıza, olmadık ayakkabı ile olmadık şeyi giymenize bayılıyorum. sizin relax ve çokça özgüven kokan tarafınıza bayılıyorum. 

bilmiyorum. belki de sizin yolunuz bu çağın bi gerekliliği. malum artık bireysellik çağında ayakta kalmaya, kendimizin reklamını yapıp, kendi pazarımızı oluşturmaya mecburuz. yalnız biraz daha çaba.. naçizane.

Not: Yeni jenerasyon dediysek ölmedik daha. Bu böyle biline! (Muhteşem Yüzyıl geyiği fakat izlemiyorum. Ne şahane!)

15 Ocak 2011 Cumartesi

Günden Kalanlar - 3

* yeni çay takımlarımla çay içmek daha lezzetli şimdi. fincanların üzerinde altın yaldızlar, çiçekler, kırmızılar, morlar... bu fincanlar avuçlarımın arasındayken tam da o anda çayı hakettiğimi hissediyorum. verilmiş bi ödül gibi. ne garip.


* dün akşam vanessa paradis'ın ayrık dişlerinin, kendisinde bir kusurdan çok uzak fakat çekiciliğe çok yakın durduğunu farkettim. kusur insana yakışıyor bence. kaldı ki bu bir kusur olamaz.

* Nahcivan mağazalar konusunda pek bi kısır. ayın belli günlerinde alışveriş güdümü internetteki sanal mağazalarda telafi ya da doyurma yoluna gidiyorum. resmi büyüt. farklı kaydet. :P

* pembeyi sevme yaşım geçti sanıyordum. yeni başladı. nedense.. pudra pembesi. :)

* durup durup Hindi Zahra ve Lhasa de Sela dinleyesim geliyo. çok geliyo. sonra sesi biraz daha açıp, mutfağa yeni bi tarifi denemeye gidiyorum. 3 gün uyumamış, sonra uzandığı çekyatta tv izlerken uykuya dalmış birinin, enerji ile gözlerini açmasına benziyo o saatlerim. 

*  annemi arayıp "senin enfes yaptığın o çatal çöreklerini denedim. benimkiler de enfes oldu." diyeceğim. bu "anasının kızı" tamlamasını destekler mi?

* bu kış buralarda kar yüzü göremezsem, yaza sana küs gireceğim Nahcivan. 


* bloğumda ikinci mimim "http://kevaseninnotdefteri.blogspot.com/" için olsun. kaç yaşındasın bayan? ne yer, ne içer, hangi sevgi ile beslenirsin? gözlerin neler görür? nasıl görür? başkasın. bambaşka. 

"kanıma dokunuyor be kardeşim;
beni anlayacakları yerde sevdiler,
sevecekleri yerde anlamadılar beni." 


"üzülüyorum bakın.
bir oyunu bir kez de yenilebilmek için oynayın!"

* bugün dışarıda güneş var ama ayaklarım fena üşüyor. ayakları çoğunlukla sevmem.

* Copie Conforme (Aslı Gibidir)'de Juliette Binoche nasıl dişi, nasıl anaç, nasıl sıradan ama nasıl seksi. hele topuklu ayakkabılarını çıkardığı ve çıplak ayaklarını bi çocuk gibi kıpırdatmadan edemediği o sahnede.. çok sevimli ayakları var ve bembeyaz.

* Ellerimi bahçeye dikiyorum,
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar.  -Furuğ FERRUHZAD-

 

* Son günlerde o kadar çok film izledim ki, karakterler zihnimi bulandırmaya başladı. günümüzden kahramanı, rönesans dönemine sokuveriyor beynim. başka kahramanı, olmadık sahnede hayal ediyor. bu da bi sürmenaj değil mi? sür-me-naj. demesi ne güzel. 

 

* Artık aramızda seçilmiş insanlar olduğu ve uzaylıların yakında bize yüzlerini göstereceği fikrine daha yakınım. uzaylı kelimesi bence çok soğuk; dışlanmış, kötülenmiş. başka bi isim bulmalıyız onlara acilen.